Kategori arşivi: Felsefe

The Son: Kehanetten Kesinliğe Yeni ‘Satürn’ Hikayesi*

Arjantinli öykü ve roman yazarı Guillermo Martínez’in “The Protective Mother” öyküsünden uyarlanan Netflix’in orijinal içeriği “The Son” filmi, İspanyol ressam Francisco Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosunu ve paranoya konusunu seyirciye aktaran bir film olma özelliği taşıyor. Başrolünü Arjantinli oyuncu Joaquin Furriel’in üstlendiği filmde, ressam Lorenzo’nun biyolog eşi Sigrid ve oğlu Henrik’le ilişkisi ve Lorenzo’nun hayatının Francisco Goya’nın tablosuyla bir “kader kesişmesi” yaşaması seyirciye aktarılıyor.

“Çocuklarını Yiyen Satürn!”

Filme geçmeden önce Francisco Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosunu hatırlayalım. Roma mitolojisi içerisinde büyük bir yer edinen Satürn (Yunan mitolojisinde Kronos), babası Uranüs (Uranos) gibi çocuklarından birinin onu devireceği ve onun yerine başa geçeceği kehanetiyle karşı karşıyadır. Bu kehanete karşılık Satürn, doğan tüm çocuklarını canlı canlı yemeye başlar. Satürn’ün eşi Ops (Rhea), iki oğlunu yiyen Satürn’e, oğlu Jüpiter (Zeus) yerine ona bir taş parçası verir ve Satürn taş parçasını oğlu zannederek yer. Yıllar geçer, kehanet gerçekleşir ve saklanan Jüpiter, babası Satürn’ü devirerek tahta oturur.

Francisco Goya’nın bu miti resmettiği tablo, onun içinde bulunduğu karanlık dönemleri yansıtan ve 14 resimden oluşan “Kara Resimler”in (Goya bu resimleri ilk önce evinin duvarlarına ardından da tuvale aktarır) en önemlilerinden birisidir. “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosunda, siyah arka plan üzerinde çocuklarından birinin kafasını ve bir kolunu yemiş, diğer kolunu ise yemeğe koyulan, beyaz, uzun saçlı ve kan içindeki Satürn yer alır. Ancak duvara işlenmiş ama tuvale aktarılmayan bir durum söz konusudur, bu durumu yazının sonunda ele alacağım.

The Son…

Şimdi filme geri dönebiliriz. Filmin ilk sahnelerinde dikkat çeken ilk detay, Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosu önünde sohbet eden Lorenzo ile eski arkadaşı Julieta’nın diyaloğu. Tablonun önündeki konuşma sırasında söylenen “Goya hayatımı mahvetti. Bir sürü insanın hayatını da…” sözleri, filmin tamamını özetleyecek bir nitelikte seyirciye aktarılıyor.

Filmin en önemli ikinci detayı ise, Lorenzo’nun “Aklın uykusu canavarlar yaratır” düşüncesiyle açtığı sergideki resimleri… Resimlerin ana temasını, matematiksel biyolojinin öncüsü D’Arcy Wentworth Thompson’ın matematiksel modellerle evrimi betimlediği logaritmik spiraller oluşturuyor. (Filmi şimdilik kısaca şöyle özetleyebiliriz: Lorenzo’nun hayatının resmettiği logaritmik spirallerden başlayıp Satürnleşmeye doğru giden süreci…)

Filmin odağında yer alan Lorenzo’nun başından daha önce bir evlilik geçmiş ve iki çocuğu olmuştur. Eşinden ayrılmasının ardından çocuklarını görmeyen Lorenzo, bir biyolog olan Sigrid’le beraber olmuş ve ondan bir bebek beklemektedir. Ancak bu bebek, onu bir paranoyaya sürükleyecektir. Öyle ki biyolog olan Sigrid, yaşadıkları evin bodrum katında düşük yapma ihtimaline karşılık kendisine ve bebeğe testler uygulamakta ve vücuduna iğneler yapmaktadır. Bu durum neticesinde Henrik’in doğduğu gün yaklaştıkça, Lorenzo ondan uzaklaştırıldığını düşünmektedir; çünkü çocuğu için boyadığı oda yeniden farklı boyanmış, çocuk için gelen Gudru(dadı) onun resim yaptığı yerlerden etmiş, o uykudayken Sigrid, kilitli bir odada Henrik’i doğurmuştur. Yaşanan bu olaylar karşısında Lorenzo, doğacak olan oğlu Henrik’in tehlikede olduğunu düşünecek ve harekete geçecektir. Bu süreç içerisinde Lorenzo, Henrik’i günde sadece 4 kere görmekte ve Henrik’in hiç dışarı çıkartılmamasına ve steril bir ortamda büyütülmesine karşı tepki göstermektedir.

Yeni doğan oğlu Henrik’i ateşi olduğu gerekçesiyle hastaneye kaçıran Lorenzo, “aile içi şiddet” nedeniyle polisler tarafından eve alınmaz. Olaylar karşısında aklını yitiren Lorenzo’ya doktorlar “Capgras Sendromu” teşhisi koyar, ancak Lorenzo bu duruma da karşı çıkar: “Ben değili değilim. Bunun kararını vermek size düşmüyor”

Evden uzaklaştırma cezası alan ve 3 ayın geçmesinin ardından evine dönen Lorenzo’nun dikkatini evin bodrumuna doğru uzanan büyük borular çeker ve bu durum da “tehlike” düşüncesini iyice artırır (Bu sırada Lorenzo, çocuğu olmayan Julieta ve eşinin ayarladığı dairede kalmaya başlar. Dairenin hemen hemen her yerinde logaritmik spiraller ve “Çocuklarını Yiyen Satürn” tasvirleri vardır). Uzun zaman sonra evine giren ve çocuğu Henrik’le karşılaşmayı uman Lorenzo, ona gösterilen çocuğun Henrik olmadığını fark eder ve bodrum katına çocuğunu aramaya iner. Bodrum katında yer alan odanın kapısını açamadan polis tarafından gözaltına alınır ve yeniden evden uzaklaştırma cezası alır.

Yaşanan olayların ardından Sigrid, eşi Lorenzo ile anlaşma yapmak istemektedir. Anlaşmanın içinde Henrik’i İskandinavya’ya götürme durumu da vardır. Lorenzo ilk başta bu anlaşmayı istemez ama daha sonra “ertesi gün oğunu görmek şartıyla” tüm her şeyi kabul edeceğini, imzalayacağını söyler. Ertesi gün Lorenzo çocuğunu alır, Julieta’nın evine gider. Çocuğu Julieta’ya bırakan Lorenzo, tuvalete gitme bahanesiyle evden kaçar ve soluğu Sigrid’in yanında, yani kendi evinde alır. Eve gizlice giren Lorenzo, bodrum katında gerçek çocuğuyla, yani Henrik’le karşılaşır. Henrik’in yanında Lorenzo’yu gören Sigrid, onu tüfekle öldürür ve Lorenzo’nun cesedi Julieta tarafından bulunur. Sigrid ise Gudru ve Henrik’le birlikte kaçar. 2 yıl sonra ise Lorenzo’nun bıraktığı çocukla ve eşiyle dolaşmaya çıkan Julieta, Gudru’yu yani dadıyı görür ve takip eder. Gudru’nun girdiği evin bodrumuna bakan Julieta, gerçek Henrik’i görür ve evlatlık edindiği çocuğun Lorenzo’nun değil bir başkasının çocuğu olduğunu anlar.

Paranoyanın Hezeyanı

Filmde Lorenzo’nun hayatının, Goya’nın tablosuyla ilişkili olduğu filmin başından itibaren seyirciye aktarılmaktadır. Bu ilişkilenme biçimi ise, paranoya üzerinden ilerlemektedir ve paranoyanın en belirgin özelliği de hezeyandır. Hezeyan yaşayan yaşayan paranoyak özne, kendisine eziyet yapıldığını ve Öteki tarafından haksızlığa uğradığını düşünür. Bu sebeple paranoyak öznenin kendisiyle ve diğerleriyle ilişkilenmesi hep sorunludur. Lorenzo da, doğmamış olan oğlu Henrik’e bir Öteki konumu atfetmiş ve bunun sonucunda yerinden yurdundan, konumundan edilmiştir. İmgesel ilişkilinin temelinde de yatan paranoya, burada Lorenzo’yu evrimsel bir meseleden, yani Henrik’in doğumundan alarak onu Satürnleşmeye giden yolu açmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi, eziyet ve haksızlık Henrik üzerinden Henrik’le birlikte gelmektedir.

Resimlerinde logaritmik spiraller kullanan Lorenzo’nun meselesi kökenle ilgili bir meseledir. Çünkü hatırlanmalıdır ki, Ayna evresinde, benliğin kökeninde paranoya kök salmıştır. Burada da benliğin kendisi, ben’in ne olup ne olmadığını tanımlayan ve ötekiyle kökensel bir rekabete giren varlıktır, yani varlığın ta kendisidir. Filmde ise rekabeti ortaya çıkaran ve sarsan Henrik’tir, sarsılan ise Lorenzo’dur. İkisinin arasındaki ilişkide, daha genel söylersek ilişkiler söz konusu olduğunda paranoya, ilişkinin içinde sürekli yer almaktadır.

Satürn’ün ve Lorenzo’nun Saklı Gerçeği

“Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosunda da filmde de kaçırılan nokta, cinsellik ve hezeyanla ilgili durumdur. Çünkü Goya, çocuğunu yiyen Satürn’ü evinin duvarına çizdiğinde, Satürn erekte olmuş bir haldedir, gücün, yemenin, iktidarın zevki buradadır. Ancak Goya, Satürn’ü tuvale taşırken bu erekteliğini siyah bir görüntünün altında bırakmıştır, bu durum diğer tasvirlerde de vardır. Siyahlığın altındaki gizem, Gerçek’in alanıdır.

Lorenzo’nun filmde saklanan ama film boyunca işlenen cinsellikle ilgili meselesi de, Satürn’ün durumuyla aynıdır. İki durumda da hatırlanmalıdır ki, jouissance, paranoyada Öteki’nin konumunu işgal etmektedir. Goya’da Satürn’ün erekte olmasının ve Goya tarafından erekteliğinin saklanmasının nedeni, Simgesel’de zevkin kaynağı çocukları olmasıdır, çocukları Öteki’nin konumundadır. Lorenzo’da ise bu jouissance’ın kaynağı Henrik’tir; yani bizim bile filmde gerçeğini görmediğimiz, sürekli yerine ikâme konulan ama onun etrafında olan, Lorenzo’nun bile perdenin altında gördüğüdür. Filmde, Lorenzo’yla birlikte seyirci de Henrik’in bir Öteki konumunda yer aldığını ve jouissance’ın o konumda olduğunu görmektedir. Ve Lorenzo’yla birlikte seyirci de -filmin en sonunda Julieta’nın Henrik’i gördüğü anda filmin bitmesiyle- bir hezeyan ve paranoya durumunun içinde yer almaktadır.

  • Bu yazı Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin sinema bloğunda yayımlanmıştı.

Aşk’ın Yazgısıyla Acısı Arasında Bir Varlık Dolaşıyor

Ne tesadüftür… Bir kafede bu yazı üzerine çalışırken, yan masada oturan üç kadın, aşk acısı hakkında konuşuyorlardı. Biri sevgilisiyle ilgili yaşadığı inişli çıkışlı halleri aktarırken ve ayrıldıklarını söylerken, diğerleri de ona teselli veriyor, ayrılığın kaçınılmaz olduğunu, ayrılırken ise aynı durumların yaşandığını ve aynı sözlerin söylendiğini belirtiyordu. Ben aşk acısı üzerine çalışırken yan masamda aşkın ve acısının tartışılması benim için güzel bir an oldu ancak bütün gün üç kadının da söyledikleri aklımdan çıkmadı. Peki ya ayrılık kaçınılmaz ise neden aşık oluyoruz? Aynı durumlar ve aynı son yaşanıyorsa aşk neden sürüyor? Bana göre en önemli soru şimdi soracağım soru: Sevilenden ayrıldıktan sonra neden acı çekiyoruz?

“Aşk, sende olmayan bir şeyi onu talep etmeyen birine vermektir” demişti, 8. Seminer’de Jacques Lacan. Bende de olmayan bu şey ilk karşılaşmada vurur bizi. Hiç hesapta yokken bir şey karışımıza çıkmıştır ve bizi kendisine çekmiştir. Bir bakış, bir söz, bir mimik, bir hareket… Genel olarak ifade edersek bende de olmayan bir eksik… Renata Salecl, Seçme İkilemi kitabının “Aşk Seçimleri” başlıklı kısmında şöyle diyor:

“Başka bir insanın en büyük cazibe nesnesi haline gelmesi için önkoşul olan arzu, dürtü ve fantezilerle ilgilidir. Çoğu zaman içimizde farkında olmadığımız bir şeye hitap eden davranışlara, görünüşlere ve acayipliklere aşık oluruz. Aşk, rasyonel niyetlerimizi altüst edebilen bilinçdışı seçimlerimize fazlasıyla bağlıdır.”

“İçimizde farkında olmadığımız bir şeye hitap etmek…” ve “Rasyonel niyetlerimizi altüst eden bilinçdışı seçime bağlı olan aşk…” Bu sözlerle bir eksikliğe vurgu yapıyor Salecl için. Bu eksiklik kavramı önemli, yazının ilerleyen bölümlerinde hem çok işimize yarayacak hem de canımızı çok acıtacak.

Aşkın Ötesinde Olarak Aşk

Leyla ve Kays… Dilden dile, kültürden kültüre aktarılan Fuzuli’nin muhteşem eseri, birbirine aşık iki insanı işler. Eserde asıl aşk, bir yasakla alevlenir. Leyla ve Kays birbirine aşıktır. Bu durumu duyan ailesi Leyla’yı eve kapatır, Kays ile görüşmesini yasaklar. Bu yasağın ardından Kays, ‘Mecnun’a dönüşür. Mecnun çöllerde Leyla’sını ararken, Leyla evlendirilir, ardından da evlendirildiği kişiyi kaybeder. Bir gün Leyla, Mecnun’un çölde olduğu duyar ve onu aramaya konulur. Bulur da. Ancak Mecnun onu tanımaz ve Leyla’ya, “Leyla bendedir, sen kimsin?” diye sorar. Leyla çabalar Leyla olduğuna inandırmaya ancak nafile. Çok geçmeden Leyla geri döner ve hayatını kaybeder. Ne zaman ki Leyla hayatını kaybeder o zaman Mecnun anlar, Leyla’sı yoktur artık. Yaradan’a yalvarır, Leyla’sına kavuşmak için. Yaradan o an Mecnun’un duasını duyar, göğü yere, yer göğe kavuştururken Mecnun’u da Leyla’sına kavuşturur.  (Leyla ile Kays’ı bu çalışma için okuduğum zaman, Lacan’ın aşk üzerine bir seminerde yaptığı açıklama aklıma geldi. Lacan, Nesne İlişkileri üzerine olan IV. Seminer’de aşkın yüce anından bahseder. Bu yüce an, aşkın geri verildiği andır. Leyla ile Kays’ta, aşkın yüce anı, Kays’ın Leyla’sına kavuştuğu andır)

Mecnun, Leyla’ya sorduğu “Leyla bendedir, sen kimsin?” sorusuyla neyi kasteder? Arzularımız yaşamımızı sürdürendir. Kişinin arzusunu sürdürmesi hayatidir, arzusunu belli bir derece de olsa tatminsiz bırakması onu hayata bağlayan şeydir. Peki bu tatminsizliğin içindeki eksiklik bize neyi vurgular? Aşkta bu eksikliğe, sevilen yerleşmek ister. Arzumuzun ve onu tatmin edemeyen nesnesi rolünü sevilen doldurmak ister. Ancak daha sonra şu da yaşanır: Sevilen tarafından düzenlenmek istenen bu durum, yani eksiğimizi tıkamak isteyen, tıkamak istediği için yeri doldurulamaz hale getiren bu sevilen, ortadan kaybolduğu anda yas tutmamıza neden olur. Burada Kays’ın arzusu da, acısı da, yası da bu duruma yöneliktir. Aşkın ötesinde bir aşk söz konusudur burada. Sevilenimiz artık bizim için vazgeçilmezdir –Kays için bu içindeki Leyla’dır, fiziksel olarak var olan Leyla ile karşılaşmayı bu yüzden reddetmiştir- çünkü tatminsizliğimizin garantisi artık sevilendir. Bilinçdışında bu durum tatmin üzerinden değil, tatminsizlik üzerinden sevilenin varlığını konumlandırmamıza neden olur. Sevilen tatmin edemez çünkü, tam bir tatmin mümkün değildir. (Lacan buna Gerçek demiştir, yani imkânsız olan, dile gelmeyen) 

Kays, sevdiği kişiyi, Leyla’sını kaybeder, Leyla’nın evlenmesiyle onun sevgisini kaybeder, kendi Leyla’sını yaratarak kendi imgesine yüklenen anlamı kaybeder. Mecnun’un acısı buradadır. “Yas ve Melankoli” metninde Freud, ölüm üzerinden aşka atıfta bulunarak, yas tutan kişinin ne kaybettiğini bildiğini ancak sevilenle birlikte ne kaybettiğini bilmediğini belirtir. İşte Kays’ın yani Mecnun’un hikayesinde vurgulamak istediğim durum budur. Kays Leyla’sını kaybetmiştir ancak kendi Leyla’sını kaybetmemiştir, o içindedir. Yani Kays’ın aşkını sürdüren fantazm, bu kadar acıya rağmen yine Leyla olmuştur. Kays, içindeki Leyla’yı seçmesiyle, sevgisini eşsizlemiştir. Bu efsaneden sonra asıl konumuza gelebiliriz. Aşkta fantazm, kayıp ve acı…

Fantazmdan Acıya Aşk

Psikanalist Juan David Nasio, aşkın, sevilenin bilinçdışımızdaki düşlemsel varlığı olduğunu belirtir. Ne demektir bu? Sevilenin bilinçdışımdaki varlığı bana kendimi yansıtan içsel bir aynadır. Badiou, Lacan’a atıfta bulunarak Gerçek içinde aşkın bir özseverlik olduğunu, iki kişi arasındaki bu görünür bağın ise Simgesel’e vurgu yaparak düşsel olduğunu ifade eder. Lacan’a başvuracak olursak, o meşhur formülünde söylediği gibi Cinsel İlişki Yoktur. Bu konuyu fazla açmayacağım için sadece, kısa bir açıklama getirmek istiyorum. Burada Lacan’ın vurgulamak istediği ‘Cinsel İlişki’ seksten öte bir bağıntı üzerinden bağlantısızlığı ifade eder. Lacan, burada ikinin hiçbir zaman bir olmayacağını, ilişki sırasında kişinin kendisiyle ilişki içinde olduğunu Jouissance kavramı üzerinden bize açıklar. Neden bunları söyleme ihtiyacı duydum. Çünkü Cinsel İlişki Yoktur’daki imkansızlığın boşluğunu dolduran şeydir Aşk.

Cinsel ilişki tek bir kişiyi ilgilendirirken, aşkta öznenin ötesine geçen bir durum vardır. Cinsel ilişkide kişinin kendini geri çekmesi varken, aşkta Öteki’ne doğru bir atılma vardır, çünkü eksiğin yani imkânsızlığın üzerini örten düşlem bizi ona doğru iter. Düşlem yani fantazm, bizim sevilene bağlanmamızı sağlayan şeydir. Sevilene düşlem aracılığıyla, aşkımızın, nefretimizin, tatminimizin, tatminsizliğimizin anlamını yükleriz. Bu imgelerin atfedilmesiyle birlikte ortaya çıkan şey ise, Simgesel bir tasarımdır. Burada Lacancı kavramlar olan Gerçek, Simgesel ve İmgesel’i kullanmaktayım. Çünkü bu üçünün bağlantısı, düşlem üzerinden sevilenin bilinçdışındaki varlığını vurgular. Burada düşlem, arzunun artıklığını ya da eksiliğini düzenleyen şeydir. “Sevilenin varlığı hem arzum için heyecanlar yayan bir vücut hem de bilinçdışımda oluşan gizemli bir varlıktır” diyen Nasio, Aşk Acısı isimli kitabında şöyle der:

“Zaman geçtikçe kişiye, onu kendimize katıp kendimizin bir parçası haline getirecek kadar çok bağlanırız. Bu kişiyi, farkına varmadan duvarı kaplayan sarmaşık gibi sararız. Onu, her biri aşk, nefret ya da kaygıyla yüklü, üst üste binmiş çok sayıda imgeyle kaplar ve her biri bizde iz bırakan, onun bir tarafına bağlı çok sayıda simgesel tasarımla bilinçdışı bir şekilde sabitleriz. Arzu patlamasının kesintisiz özsuyuyla beslenerek psişik dünyamda tohumlanan tüm o sarmaşığa, varlığımı sevilenin yaşayan varlığına, içindeki ikizine dönüştürecek derecede bağlayan bütün bu imge ve gösterenlere “düşlem”, yani seçilenin düşlemi diyoruz. […]Düşlem, öznenin seçilenin yaşayan varlığıyla olan bilinçdışı kaynaşmasına, kaynak noktasına verdiğimiz isimdir. Bilinçdışımda işlem gören bu kaynak noktası, sevgilinin bende, benim de sevgilide uyandırdığımız ve ikimizi birbirimize bağlayan arzunun gerçek gücüyle canlanan bir imgeler ve gösterenler alaşımıdır.”

Sevilenin bende, benim de sevilende uyandırdığı arzuyla ilgili Nasio, bize şunu belirtir: Fantazm ilişkinin koruyucusudur. İlişkiyi karmaşalardan, çatışmalardan ve hesaplaşmalardan koruyan şey düşlemdir. Düşlem, arzuyu kontrol altında tutarak,  tehlikelerden korur. Düşlem, arzuyu kontrol altında tutar, çünkü düşlem üzerinden en çok sevdiğimiz varlığın aslında bizi en çok doyumsuz bırakan bir varlık olduğunu görmemizi sağlayarak ona yönelmemize vesile olur. Yani, sevilene yönelik bütün atılmalarımız, düşlem tarafından belirlenmiş, seven tarafından eyleme konulmuştur. Nasio, düşlem ile ilgili şu şekilde yazar:

“Seçilen her şeyden önce bizde barınan, arzumuzun şiddetini düzenleyen ve bizi şekillendiren salt bir düşlemdir. O sadece yaşayan, dışsal bir beden değil, onun imgesinden inşa edilen, imgelerimizin aynası, arzunun gücüyle baştan sonra kat edilen, bu gücün ritmiyle çerçevelenen ve onu canlı bedeniyle desteklenen bir düşlem, arzumuzun uyarılma kaynağı ve hayali yansıtmalarımızın nesnesidir”

1959 tarihli 6. Seminer’de Lacan, birine aşık olduğumuzu itiraf ettiğimizde hala başkasını arzuladığımızı da söyler. Arzu üzerinden “Aşk tutkusu, arzunun göz ardı edilmesini içerse de, bu arzunun bütün önemini koruduğu içindir. Baktığımızda bunun yol açtığı hasarı da görürüz.[…]Aşk, hiç durmadan onu talep eder, daha çok. Aşk talebinin başkasında kaynaklandığı ayırının doğru adı ‘daha’dır” yorumunu yapan Lacan da, Seminer XX’de (Encore) şöyle söyler:

“İmgeyi bir arada tutan şey bir kalıntıdır. Analiz şunu gösterir: Aşk özünde narsisistiktir. Ve şunu açığa çıkarır: Güya nesnemsi olanın cevherini oluşturan, aslında arzudaki kalıntıdır, yani onun sebebidir, tatminin noksanlığı hatta imkansızlığı yoluyla arzuyu sürdüren şeydir. Aşk müşterek olsa da kudretsizdir, çünkü Bir olma arzusundan ibaret olduğunun farkında değildir. Bu da bizi o ikisi arasındaki ilişkiyi kurgulamanın imkânsızlığına yöneltir.”

Fantazm yani düşlem konusunu açıklığa kavuşturduğumuza göre kayıp ve acı kavramlarına gelebiliriz.

Sevilenin varlığı, ötekinin varlığıyla uyumlu halde devam ettikçe eşleri acıdan korur. Ancak ikiden birin düşmesi durumunda geri kalan, yani birinin aniden ortadan kaybolması ya da artık sevgisini vermemesi acıya sürükler. “Ruhumuz kendi doğasıyla uyumlu şeyler yaptığında, huzurlu ve mutludur. Ancak doğasına ters bazı davranışlara yöneldiğinde, acı çeker” der Spinoza, Etika’sında.

Acı… Bizim için ne bir anlam taşır, ne de bir değer. Acının anlamını bilmeden sadece ona bir imge atfederiz. Bir sevilenin ölümünde ya da gidişinde… Acıyı sınırda tutan şey, gerçekliğin içindeki temsilidir. Acıya Simgesel bir değer atfetmek, kişinin acı içinden çıkmasının tek yoludur belki de. Acı veren şey, sevilenin yokluğu değil sevendeki etkileridir. Sevilen yok olduğunda düşlem yıkılır, seven arzunun dayanacağı bir düşlem olmadığı için ne yapacağını bilemez hale gelir ve acıya teslim olur. Acı, arzunun içindeki bir yıkımdır. Aşkta acı, terk edişimizin ya da terk edilmişliğimizin, sevgiyi yitirişimizin, nesnemizi kaybedişimizin, yani kendimizde olanın aniden düşüşünün acısıdır. Başlangıçtan şimdiye kadar vurgulamak istediğimdir bu, ani ortaya çıkışın verdiği coşkuyla ve ani düşüşün ardından yaşanan acının arasına yerleşendir aşk. Nasio’dan alıntı yapacak olursam: Temeli aşka dayanmayan hiçbir acı yoktur.

Acı sınırdır. Acı, seven ile sevilenin, beden ile ruhun, ben ile ötekinin arasındaki sınırda ortaya çıkar. Yani acı, ölümün öncesindedir. Psikiyatrist Özgür Öğütcen, Aşk üzerine bir metninde “Aşk bedenle başlar ve orada sonlanır. […]Ölüm aşkın nihai sınırıdır” diye yazmıştı. Bedende başlayan ve yine bedende biten aşkın bu sürecinde birini yitirişimiz, kendi imgemizin zedelenmesine neden olandır. Acıya neden olan bir varlığın eksilmesi değil, ben’in içinde oluşan bir yıkıntının ortaya çıkışıdır. Acı, sevilenin yitirilişiyle birlikte, onun geri dönmeyeceğinin bildiğimiz halde sevmeye devam etmemizin acısıdır. Acı, kaybın ardından ortaya çıkan belirsizliğin acısıdır.

“Aşk acısı, ötekiyle olan samimi bağın zedelenmesidir; doğal olarak birlikte yaşamaya çağrılanın ani ve sert bir ayrılışıdır” diyen Nasio, bize bedensel acının ötesinde, güçlü bir sevgi bağının kopması bu acının ortaya çıktığını söyler ve ekler: Aşk Acısı’nın ilk tanımı, bizi sevilen varlığa bağlayan bağın aniden kopmasıyla oluşan duygulanımdır. Bu şiddetli ve ani kopuş, ruhun bedenden bir anda ayrılışı ya da yürekten yükselen sessiz bir çığlığa benzer bir ıstıraba neden olur. Özgür Öğütcen, yine aynı metinde şöyle yazar:

“Bu gözyaşları boşuna değildir, çünkü yas başka bir sahnede kaybettiğimizi bize geri hediye eder. Aşktan, yastan ve ölümden kaçamayız. Mutluluk, gözyaşı ve keder akrabadır. Boşuna değil ki birine olan aşkımızı onu kaybedince anlarız, bu en bilindik klişelerden biridir. Onun hatırası için hüzünlenip solmasını bekleyebiliriz –ki başka bir biçimde canlanması için bir şanstır bu- veya hiddetle onu yerin dibine batırırız”

Bu bağın kopmasının ardından ortaya çıkan belirsizlik, aşkın travmatik bir hal almasına neden olur. Freud, bu kaybın ardından yaşanan travmatik halin öncesindeki acı üzerine “İnhibisyon, Semptom ve Anksiyete” adlı makalesinde güçsüz ve yıkıma maruz kalma tehlikesi altında olan bedenimizden, bize saldıran dış dünyadan ve insanlarla kurduğumuz bağlardan dolayı acı üzerinden tehdit edildiğimizi belirtir. Ve bu üç tehditten sonuncusunun daha tehlikeli ve katlanılmaz olduğunu söyler. Freud neden bu üçüncüsüne daha fazla önem atfetmiştir? Bu sorunun cevabını yine aynı makalenin içinden, Freud’dan okuyalım:

“Sevdiğimiz süre dışında başka hiçbir zaman ıstıraba karşı korunmamız bu kadar zayıf olamaz ve sevdiğimiz kişiyi veya onun sevgisini yitirdiğimizde daha önce hiç olmadığımız kadar çaresiz bir mutsuzluk içinde oluruz.”

Freud’un belirttiği gibi yitirilenin ardından yaşanan “çaresiz bir mutsuzluk” devam eder mi? Belli bir süre sonra, seven sevilenin eksikliğini konumlandırarak bir tasarım haline dönüştürür. Varlık kaybedilmiştir ama bilinçdışındaki tasarımı ve aklında kalan imgesi hala canlıdır ve böyle de tutmaya devam eder. Bu tasarım ve imge, yoğunlaştırılarak yeni bir fantazma neden olur. Yok olanın boşluğu, düşlem üzerinden telafi edilerek gerçeklik içinde varlığını sürdürür. Nasio, bu edime ilişkin “Kaybedilen varlığın imgesi silinmemelidir; aksine yas tutan kişinin kaybettiğine beslediği sevgiyle yeni seçilene duyacağı sevgiyi birlikte yaşatmayı başardığı ana kadar bu imge baskın olmalıdır. Eskiye ve yeniye beslenen sevginin birlikte var oluşu bilinçdışına yerleşirken yasın özünün güdümlendiğinden emin olabiliriz” der ve kitabının devamında şöyle bir ifade kullanır:

“Ona, […] eşsiz olma gücünü veren biziz. O hayattayken, onun bizim tek seçilmişimiz olduğu yönündeki örtük inancımız bizi yönlendirir. Ortadan kaybolursa, bu inanç açığa çıkar ve acı veren kesin bir inanç halini alır; Bir başkası asla onun yerini alamayacak. Ne var ki zaman geçtikçe, yas tamamlanınca bir başkasının gelip sevilenimizin yerini işgal edeceği doğrudur”

Sonuç olarak… Aşkın yazgısı ile acısı arasında tek başımızayız. Hayatımızda bir sevilen olsa da yazgısıyla acısıyla kendimiz için varız. Alain Badiou, “Aşka Övgü” kitabında her gerçek aşkın, ne kadar gösterişsiz görünse, gizli kalmış olsa da tüm insanlığı ilgilendirdiğini söyler. Aşkta yazgının değiştiğini vurgular Badiou ve bu yazgıda tehlikeli, korkutucu bir yan olduğunu söyler bize. Aşk evrensel olsa da yaşantısı özneldir. Başta anlattığım 3 kadının anlattığı evrensel bir nitelik taşısa da, olayı yaşayan kadını analize götürecek ya da kendi içinde hesaplaşmaya çekecek anı özneldir. Bu yüzden Badiou’nun vurguladığı gibi gizli de olsa, tehlikeli de olsa, iyi ya da kötü de olsa aşk yazgımızı değiştirendir ve bu durumdan dolayı aşkın tüm sorumluluğunu üstümüze almak gerekir. Varlık olarak aşk içindeki görevimiz budur. Ve umuyorum ki bu yazı, okuyucularda aşk üzerine birçok soru doğurur. Yazıyı Şems-i Tebrizi’nin bir sözüyle bitirmek istiyorum:

“Ey aşk! Seni senelerce yaban ellerde, hoyrat dillerde aradım. Oysa bendeymişsin bilememişim. Oyalanmışım. Kalakalmışım”

Kaynakça

Badiou, A. Ve Truong, N., (2011), Aşka Övgü, Orçun Türkay (çev.), İstanbul: Can Yayınları.

Freud, S., (2015), Yas ve Melankoli, Emirsoy A. (çev.), İstanbul: Telos Yayınları

Lacan, J, (2007), Ecrits: The First Complete Edition in English, Bruce Fink (çev.), Londra: Norton & Company.

Nasio, J.D. (2007), Aşk Acısı, Bakanlar H. ve Coşkan C. (çev.), Ankara: İmge Kitabevi.

Salecl. R., (2013) , Kaygı Üzerine, B. Engin Aksoy (çev.), İstanbul: Metis Yayınları.

Salecl. R., (2014), Seçme İkilemi, B. Engin Aksoy (çev.), İstanbul: Metis Yayınları.