Etiket arşivi: Jeanette Winterson

‘Atlas’ın Yükü’ Üzerine…

Eylül 2018… Doğum günümün gecesi… Kütüphanemden yeni aldığım kitaplardan birini çektim ve yatağıma uzandım. Daha önce ismini duyduğum, alıntılarını okuduğum, hayatını öğrendikçe hayran olacağım harika bir yazarın yeni kitabıydı bu; Jeanette Winterson – Atlas’ın Yükü (Sel Yayıncılık).

Bir solukta bitirdim kitabı, daha sonra Winterson’ın kendi yükünü bilmek istedim. Winterson… 1959 yılında varlığa gelen, bir yıl sonra Katolik bir aileye verilen, 16 yaşında lezbiyen olduğunu açıklayarak evden ayrılan, garsonluktan kitap satmaya kadar birçok işte çalışıp Oxford Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı eğitimini tamamlayan, sonra edebiyat profesörü olan, 2015 yılında İngiltere’de ‘Freud’dan sonra İngiltere’nin en ünlü psikanalisti’ olarak tanınan Susie Orbach ile evlenen şu muhteşem İngiliz yazar.

“…BELGELER YARIM KALMIŞTIR”

Kitabın ilk sayfalarında şöyle yazmıştı Winterson, Atlas’ın Yükü’nü anlatmazsan evvel:

“Tortul kayaç katmanları bir kitabın sayfalarına benzer, her biri güncel bir yaşamı belgeler. Ne yazık ki, belgeler hep yarım kalır. Her tortulaşma süreci, mutlaka tortuların birikmediği ya da var olan tortuların aşındığı yeni dönemlerde kesintiye uğrar. Katmanlar kıvrılıp katlandıkça damar dizilerini birbirinden ayrıt etmek zorlaşır, hatta çok büyük jeolojik güçler katmanları tümüyle tersyüz edebilir; dağ oluşumlarında olduğu gibi… Tortul kayaçların katmanları bir kitabın sayfalarına benzer… Her birinde güncel bir yaşam yazılıdır… Ne yazık ki, belgeler yarım kalmıştır…”

Atlas’ın Yükü, yeniden yazılmayı arzulayan bir ‘çilekeş’in romanı. Roman içerisinde, Winterson’ın “Öyküyü yeniden anlatmak istiyorum” cümleleriyle, öykü yeniden yazılır; sınırların arzusuyla ve arzunun sınırlarıyla…

“Atlas’ın Yükü, Atlas’ın cezalandırıldığı ve Herakles’in dünyayı kendi omuzlarına alarak onu bir süre rahatlattığı, o bildiğimiz öyküden epey uzaklaşır. Burada yalnızlığı, dışlamayı, sorumlulukları, yükleri ve de özgürlüğü irdelemek istedim, çünkü benim uyarlamamın başka hiçbir yerde görülmemiş çok özel bir sonu var” diye yazar Winterson ve devam eder:

“Atlas’ın Yükü’nde, Atlas mitinin hepimizin bildiği -ve benim yeniden anlattığım- geniş çerçeveli öyküsüyle çarpışan kişisel bir öykü var. Bu kişisel öyküyü birinci şahsın ağzından anlattım, doğrusunu isterseniz, hemen tüm çalışmalarımı birinci şahıs ağzından yazarım, bu da özyaşam öyküsü meselesini gündeme getirir. […]…bana göre öykü, anlatım gücünü açıklayıcı özelliklerinden değil, mitsel niteliklerinden alır, bu yüzden dilin işlevi bilgi iletmenin çok ötesindedir”

İkinci cümlede belirttiği düşüncesini, birinci cümlesinin her satırına uyguluyor Winterson. Yani romanda bize mitolojiden bildiğimiz bir Atlas’ı aktarmıyor Winterson, Atlas’ın yükünün gök kubbe olmadığını açıklayacak kadar ileri gidiyor.

‘TORTU’DAN KALANLAR…

Değerli arkadaşım Şahin Ateş, psikanalizle ilgili tartışmalarımızın döndüğü Whatsapp grubumuza, Freud’un cümlesini çevirip göndermişti. Freud, 1925 tarihli bir makalesinde şöyle yazmıştı:

“Yapmam gereken tek şey yalnızca bu anının saklandığı yeri aklımda tutmaktır”

Anının saklandığı yer ve Freud’un kullandığı deposit” kelimesi. Sözlük anlamı olarak, bir yere yerleştirmek, yatırmak, emanet etmek ve tortu bırakmak. Evet tortu bırakmak, tortulaşmak…

Winterson, Atlas’ın Yükü’nde yazdığı “Tortul kayaç katmanları bir kitabın sayfalarına benzer, her biri güncel bir yaşamı belgeler. Ne yazık ki, belgeler hep yarım kalır. Her tortulaşma süreci, mutlaka tortuların birikmediği ya da var olan tortuların aşındığı yeni dönemlerde kesintiye uğrar” cümleleri, Freud’un bu cümlesine vurgu yapıyor. Ve de tortunun birikmemesi ya da aşınması, kesintiye uğraması da bizi Jouissance ile konuşan varlığın ilişkisini yeniden düşünmemiz gerektiğini, Atlas’ta bunun izini sürmemiz gerektiğini ifade ediyor. Bu durumla ilgili romanda Atlas şöyle diyor:

“Duvarla çevrili bir bahçe yaptım – bir temenos- kutsal bir yer. Koca taşları kendi ellerimle kaldırıp üst üste dizdim, özene bezene, keçi çobanları gibi, rüzgarın rahat geçmesi için aralarında ufacık boşluklar bıraktım. Kesiksiz bir duvarın çökmesi işten değildir. Annem uykusunda dönerken bile yapabilirdi bunu. Görünmez boşluklar bırakılarak sağlam örülmüş bir duvar, ona hiddetle çarpan rüzgarın içinden geçmesine izin verir. Altındaki toprak sarsıldığında, o boşluklar sayesinde taşlar hareket eder, yerine yerleşir. Duvar ayakta kalır. Duvarın sağlamlığı taşlardan değil, taşların arasındaki boşluklardan gelir. Sanırım, bu da bana yapılan pis bir şakadır, çünkü benim onca kuvvetime ve emeğime rağmen duvar bir hiçliğe dayanır. Altını çizelim – HİÇLİĞE.

“Görünmez boşluklar bırakılarak sağlam bir duvar” inşa ettiğini belirtiyor Atlas, duvarın sağlamlığının da temelinin taşlar değil, taşların arasındaki boşluklar olduğunu ifade ediyor. Kendi gücünü sorgulayarak, duvarın bir hiçliğe dayandığını söylüyor. Bu boşluğun yarattığı güç ve yeniden yarattığı boşluk, onun nesne a ile ilişkilenmesi değil midir? Bu boşluk aslında bir tortu değil midir? Atlas’ın bu cümleleri, onun Gerçeğinin Simgesel’e nüfuz etmesi değil de nedir?

Ona verilen gök kubbeyi taşıma cezasının ardından da şöyle der Atlas:

“Kuvvetli olduğum için ceza olarak Kozmos’u taşıyacaktım omuzlarımda. Bütün dünyanın, göklerin ve yeraltındaki derinliklerin yükü omuzlarıma binmişti. Ne varsa hepsi benimdi, gel gör ki hiçbiri benim denetimimde değildi. Bana yüklenen akıl almaz sorumluluk buydu. Varoluşumu çerçeveleyen sınır. Ya arzularım?”

Winterson, burada bilginin ötesine geçerek dili kullanıyor ve Atlas’ın Poseidon ve yeryüzünün birleşmesinden doğduğunu söylüyordu. Atlas, yukarıdaki alıntısında ailesinin mirasını, yani annesi ve babasının özelliklerini adı üzerinden taşıyor olabilir miydi? “Yazgısından kaçacak kadar güçlü biri var mıdır? Kaderin istediği kişiye dönüşmekten kim kurtulabilir?” sorusuyla aslında cevabı veriyor Atlas. Ve Winterson, Atlas’ın aldığı bu mirası ilerdeki satırlarda şöyle aktarıyor:

“Atlas’ı ölümden kurtaran düşünceleriydi. Düşünceleri, duygularına ket vuruyordu. Zaten hissedecek ne vardı, acı ve yüksen başka? Şimdi ufacık dünyaya bakarken, pek tanımadığı bir duygu sarmıştı içini. Adını bile koymaya çekindi”

Lacan, “Psikanalizin Öteki Yüzü” başlıklı 17. Seminer’de, “Jouissance, ölüme giden yoldur” demişti. Atlas’ın bitmeyecek yoldaki -ki Winterson bu ‘bitmeyen yolu’ romana muhteşem bir şekilde işler- jouissance’ı da romanda, acı ve yükle temellenmişti. Onu bu acı ve yükten koruyan, düşünceleriydi, fantazmıydı, Herakles’in bir ara gök kubbeyi yüklemesiyle kendi özgürlüğü ve yazgısı arasındaki tartışmalardan görünür hale gelen fantazmı. Winterson, bu ‘gizli’ görünürlüğü şu cümleyle ifşa edecekti:

“Bedenini hapsetmişlerdi, ama düşünceleri özgürdü”

ATLAS’IN YÜKÜ’NÜ YENİDEN DÜŞÜNMEK

Doğum günümün gecesinde, beni en çok etkileyen iki cümleden biriydi bu, Atlas’ın bedenini hapsedilmesi ancak düşüncelerinin özgür olması… Atlas kendisine verilen cezanın belki de onu ayakta tutan, koruyan şey olduğunun farkına çok sonradan varacaktı ama yine de kendi yazgısının yolunda ilerlerken soru sormaya devam edecekti.

Şimdi buradan hareketle, Atlas’ın Yükü’ne ilişkin bu kısa değerlendirmenin ardından bu blogla ilgili birkaç notla yazıyı sonlandırmak istiyorum.

Atlas’ın Yükü’nde yer alan düşüncelerden, romandaki sorulardan, Winterson’ın müthiş anlatısından cesaret alarak kendi sorularımı yazmak, düşüncelerimi sorguya çekmek ve paylaşmak için bu blogu açtım ve ismini “Atlas’ın Yükü” koydum.

Bu blogda, üzerinde çalıştığım birçok konuyu, kendimce ele almaya, aktarmaya çalışacağım. Kendimce diyorum, çünkü her sesin, her sözün yeniden yazılmaya, anlatıya işaret ettiğini düşünüyorum. Şimdi ise, Atlas’ın Yükü’nde beni en çok etkileyen diğer cümleyle yazımı sonlandırmak istiyorum:

“Öyküyü yeniden anlatmak istiyorum”