Etiket arşivi: Leyla ile Mecnun

Aşk’ın Yazgısıyla Acısı Arasında Bir Varlık Dolaşıyor

Ne tesadüftür… Bir kafede bu yazı üzerine çalışırken, yan masada oturan üç kadın, aşk acısı hakkında konuşuyorlardı. Biri sevgilisiyle ilgili yaşadığı inişli çıkışlı halleri aktarırken ve ayrıldıklarını söylerken, diğerleri de ona teselli veriyor, ayrılığın kaçınılmaz olduğunu, ayrılırken ise aynı durumların yaşandığını ve aynı sözlerin söylendiğini belirtiyordu. Ben aşk acısı üzerine çalışırken yan masamda aşkın ve acısının tartışılması benim için güzel bir an oldu ancak bütün gün üç kadının da söyledikleri aklımdan çıkmadı. Peki ya ayrılık kaçınılmaz ise neden aşık oluyoruz? Aynı durumlar ve aynı son yaşanıyorsa aşk neden sürüyor? Bana göre en önemli soru şimdi soracağım soru: Sevilenden ayrıldıktan sonra neden acı çekiyoruz?

“Aşk, sende olmayan bir şeyi onu talep etmeyen birine vermektir” demişti, 8. Seminer’de Jacques Lacan. Bende de olmayan bu şey ilk karşılaşmada vurur bizi. Hiç hesapta yokken bir şey karışımıza çıkmıştır ve bizi kendisine çekmiştir. Bir bakış, bir söz, bir mimik, bir hareket… Genel olarak ifade edersek bende de olmayan bir eksik… Renata Salecl, Seçme İkilemi kitabının “Aşk Seçimleri” başlıklı kısmında şöyle diyor:

“Başka bir insanın en büyük cazibe nesnesi haline gelmesi için önkoşul olan arzu, dürtü ve fantezilerle ilgilidir. Çoğu zaman içimizde farkında olmadığımız bir şeye hitap eden davranışlara, görünüşlere ve acayipliklere aşık oluruz. Aşk, rasyonel niyetlerimizi altüst edebilen bilinçdışı seçimlerimize fazlasıyla bağlıdır.”

“İçimizde farkında olmadığımız bir şeye hitap etmek…” ve “Rasyonel niyetlerimizi altüst eden bilinçdışı seçime bağlı olan aşk…” Bu sözlerle bir eksikliğe vurgu yapıyor Salecl için. Bu eksiklik kavramı önemli, yazının ilerleyen bölümlerinde hem çok işimize yarayacak hem de canımızı çok acıtacak.

Aşkın Ötesinde Olarak Aşk

Leyla ve Kays… Dilden dile, kültürden kültüre aktarılan Fuzuli’nin muhteşem eseri, birbirine aşık iki insanı işler. Eserde asıl aşk, bir yasakla alevlenir. Leyla ve Kays birbirine aşıktır. Bu durumu duyan ailesi Leyla’yı eve kapatır, Kays ile görüşmesini yasaklar. Bu yasağın ardından Kays, ‘Mecnun’a dönüşür. Mecnun çöllerde Leyla’sını ararken, Leyla evlendirilir, ardından da evlendirildiği kişiyi kaybeder. Bir gün Leyla, Mecnun’un çölde olduğu duyar ve onu aramaya konulur. Bulur da. Ancak Mecnun onu tanımaz ve Leyla’ya, “Leyla bendedir, sen kimsin?” diye sorar. Leyla çabalar Leyla olduğuna inandırmaya ancak nafile. Çok geçmeden Leyla geri döner ve hayatını kaybeder. Ne zaman ki Leyla hayatını kaybeder o zaman Mecnun anlar, Leyla’sı yoktur artık. Yaradan’a yalvarır, Leyla’sına kavuşmak için. Yaradan o an Mecnun’un duasını duyar, göğü yere, yer göğe kavuştururken Mecnun’u da Leyla’sına kavuşturur.  (Leyla ile Kays’ı bu çalışma için okuduğum zaman, Lacan’ın aşk üzerine bir seminerde yaptığı açıklama aklıma geldi. Lacan, Nesne İlişkileri üzerine olan IV. Seminer’de aşkın yüce anından bahseder. Bu yüce an, aşkın geri verildiği andır. Leyla ile Kays’ta, aşkın yüce anı, Kays’ın Leyla’sına kavuştuğu andır)

Mecnun, Leyla’ya sorduğu “Leyla bendedir, sen kimsin?” sorusuyla neyi kasteder? Arzularımız yaşamımızı sürdürendir. Kişinin arzusunu sürdürmesi hayatidir, arzusunu belli bir derece de olsa tatminsiz bırakması onu hayata bağlayan şeydir. Peki bu tatminsizliğin içindeki eksiklik bize neyi vurgular? Aşkta bu eksikliğe, sevilen yerleşmek ister. Arzumuzun ve onu tatmin edemeyen nesnesi rolünü sevilen doldurmak ister. Ancak daha sonra şu da yaşanır: Sevilen tarafından düzenlenmek istenen bu durum, yani eksiğimizi tıkamak isteyen, tıkamak istediği için yeri doldurulamaz hale getiren bu sevilen, ortadan kaybolduğu anda yas tutmamıza neden olur. Burada Kays’ın arzusu da, acısı da, yası da bu duruma yöneliktir. Aşkın ötesinde bir aşk söz konusudur burada. Sevilenimiz artık bizim için vazgeçilmezdir –Kays için bu içindeki Leyla’dır, fiziksel olarak var olan Leyla ile karşılaşmayı bu yüzden reddetmiştir- çünkü tatminsizliğimizin garantisi artık sevilendir. Bilinçdışında bu durum tatmin üzerinden değil, tatminsizlik üzerinden sevilenin varlığını konumlandırmamıza neden olur. Sevilen tatmin edemez çünkü, tam bir tatmin mümkün değildir. (Lacan buna Gerçek demiştir, yani imkânsız olan, dile gelmeyen) 

Kays, sevdiği kişiyi, Leyla’sını kaybeder, Leyla’nın evlenmesiyle onun sevgisini kaybeder, kendi Leyla’sını yaratarak kendi imgesine yüklenen anlamı kaybeder. Mecnun’un acısı buradadır. “Yas ve Melankoli” metninde Freud, ölüm üzerinden aşka atıfta bulunarak, yas tutan kişinin ne kaybettiğini bildiğini ancak sevilenle birlikte ne kaybettiğini bilmediğini belirtir. İşte Kays’ın yani Mecnun’un hikayesinde vurgulamak istediğim durum budur. Kays Leyla’sını kaybetmiştir ancak kendi Leyla’sını kaybetmemiştir, o içindedir. Yani Kays’ın aşkını sürdüren fantazm, bu kadar acıya rağmen yine Leyla olmuştur. Kays, içindeki Leyla’yı seçmesiyle, sevgisini eşsizlemiştir. Bu efsaneden sonra asıl konumuza gelebiliriz. Aşkta fantazm, kayıp ve acı…

Fantazmdan Acıya Aşk

Psikanalist Juan David Nasio, aşkın, sevilenin bilinçdışımızdaki düşlemsel varlığı olduğunu belirtir. Ne demektir bu? Sevilenin bilinçdışımdaki varlığı bana kendimi yansıtan içsel bir aynadır. Badiou, Lacan’a atıfta bulunarak Gerçek içinde aşkın bir özseverlik olduğunu, iki kişi arasındaki bu görünür bağın ise Simgesel’e vurgu yaparak düşsel olduğunu ifade eder. Lacan’a başvuracak olursak, o meşhur formülünde söylediği gibi Cinsel İlişki Yoktur. Bu konuyu fazla açmayacağım için sadece, kısa bir açıklama getirmek istiyorum. Burada Lacan’ın vurgulamak istediği ‘Cinsel İlişki’ seksten öte bir bağıntı üzerinden bağlantısızlığı ifade eder. Lacan, burada ikinin hiçbir zaman bir olmayacağını, ilişki sırasında kişinin kendisiyle ilişki içinde olduğunu Jouissance kavramı üzerinden bize açıklar. Neden bunları söyleme ihtiyacı duydum. Çünkü Cinsel İlişki Yoktur’daki imkansızlığın boşluğunu dolduran şeydir Aşk.

Cinsel ilişki tek bir kişiyi ilgilendirirken, aşkta öznenin ötesine geçen bir durum vardır. Cinsel ilişkide kişinin kendini geri çekmesi varken, aşkta Öteki’ne doğru bir atılma vardır, çünkü eksiğin yani imkânsızlığın üzerini örten düşlem bizi ona doğru iter. Düşlem yani fantazm, bizim sevilene bağlanmamızı sağlayan şeydir. Sevilene düşlem aracılığıyla, aşkımızın, nefretimizin, tatminimizin, tatminsizliğimizin anlamını yükleriz. Bu imgelerin atfedilmesiyle birlikte ortaya çıkan şey ise, Simgesel bir tasarımdır. Burada Lacancı kavramlar olan Gerçek, Simgesel ve İmgesel’i kullanmaktayım. Çünkü bu üçünün bağlantısı, düşlem üzerinden sevilenin bilinçdışındaki varlığını vurgular. Burada düşlem, arzunun artıklığını ya da eksiliğini düzenleyen şeydir. “Sevilenin varlığı hem arzum için heyecanlar yayan bir vücut hem de bilinçdışımda oluşan gizemli bir varlıktır” diyen Nasio, Aşk Acısı isimli kitabında şöyle der:

“Zaman geçtikçe kişiye, onu kendimize katıp kendimizin bir parçası haline getirecek kadar çok bağlanırız. Bu kişiyi, farkına varmadan duvarı kaplayan sarmaşık gibi sararız. Onu, her biri aşk, nefret ya da kaygıyla yüklü, üst üste binmiş çok sayıda imgeyle kaplar ve her biri bizde iz bırakan, onun bir tarafına bağlı çok sayıda simgesel tasarımla bilinçdışı bir şekilde sabitleriz. Arzu patlamasının kesintisiz özsuyuyla beslenerek psişik dünyamda tohumlanan tüm o sarmaşığa, varlığımı sevilenin yaşayan varlığına, içindeki ikizine dönüştürecek derecede bağlayan bütün bu imge ve gösterenlere “düşlem”, yani seçilenin düşlemi diyoruz. […]Düşlem, öznenin seçilenin yaşayan varlığıyla olan bilinçdışı kaynaşmasına, kaynak noktasına verdiğimiz isimdir. Bilinçdışımda işlem gören bu kaynak noktası, sevgilinin bende, benim de sevgilide uyandırdığımız ve ikimizi birbirimize bağlayan arzunun gerçek gücüyle canlanan bir imgeler ve gösterenler alaşımıdır.”

Sevilenin bende, benim de sevilende uyandırdığı arzuyla ilgili Nasio, bize şunu belirtir: Fantazm ilişkinin koruyucusudur. İlişkiyi karmaşalardan, çatışmalardan ve hesaplaşmalardan koruyan şey düşlemdir. Düşlem, arzuyu kontrol altında tutarak,  tehlikelerden korur. Düşlem, arzuyu kontrol altında tutar, çünkü düşlem üzerinden en çok sevdiğimiz varlığın aslında bizi en çok doyumsuz bırakan bir varlık olduğunu görmemizi sağlayarak ona yönelmemize vesile olur. Yani, sevilene yönelik bütün atılmalarımız, düşlem tarafından belirlenmiş, seven tarafından eyleme konulmuştur. Nasio, düşlem ile ilgili şu şekilde yazar:

“Seçilen her şeyden önce bizde barınan, arzumuzun şiddetini düzenleyen ve bizi şekillendiren salt bir düşlemdir. O sadece yaşayan, dışsal bir beden değil, onun imgesinden inşa edilen, imgelerimizin aynası, arzunun gücüyle baştan sonra kat edilen, bu gücün ritmiyle çerçevelenen ve onu canlı bedeniyle desteklenen bir düşlem, arzumuzun uyarılma kaynağı ve hayali yansıtmalarımızın nesnesidir”

1959 tarihli 6. Seminer’de Lacan, birine aşık olduğumuzu itiraf ettiğimizde hala başkasını arzuladığımızı da söyler. Arzu üzerinden “Aşk tutkusu, arzunun göz ardı edilmesini içerse de, bu arzunun bütün önemini koruduğu içindir. Baktığımızda bunun yol açtığı hasarı da görürüz.[…]Aşk, hiç durmadan onu talep eder, daha çok. Aşk talebinin başkasında kaynaklandığı ayırının doğru adı ‘daha’dır” yorumunu yapan Lacan da, Seminer XX’de (Encore) şöyle söyler:

“İmgeyi bir arada tutan şey bir kalıntıdır. Analiz şunu gösterir: Aşk özünde narsisistiktir. Ve şunu açığa çıkarır: Güya nesnemsi olanın cevherini oluşturan, aslında arzudaki kalıntıdır, yani onun sebebidir, tatminin noksanlığı hatta imkansızlığı yoluyla arzuyu sürdüren şeydir. Aşk müşterek olsa da kudretsizdir, çünkü Bir olma arzusundan ibaret olduğunun farkında değildir. Bu da bizi o ikisi arasındaki ilişkiyi kurgulamanın imkânsızlığına yöneltir.”

Fantazm yani düşlem konusunu açıklığa kavuşturduğumuza göre kayıp ve acı kavramlarına gelebiliriz.

Sevilenin varlığı, ötekinin varlığıyla uyumlu halde devam ettikçe eşleri acıdan korur. Ancak ikiden birin düşmesi durumunda geri kalan, yani birinin aniden ortadan kaybolması ya da artık sevgisini vermemesi acıya sürükler. “Ruhumuz kendi doğasıyla uyumlu şeyler yaptığında, huzurlu ve mutludur. Ancak doğasına ters bazı davranışlara yöneldiğinde, acı çeker” der Spinoza, Etika’sında.

Acı… Bizim için ne bir anlam taşır, ne de bir değer. Acının anlamını bilmeden sadece ona bir imge atfederiz. Bir sevilenin ölümünde ya da gidişinde… Acıyı sınırda tutan şey, gerçekliğin içindeki temsilidir. Acıya Simgesel bir değer atfetmek, kişinin acı içinden çıkmasının tek yoludur belki de. Acı veren şey, sevilenin yokluğu değil sevendeki etkileridir. Sevilen yok olduğunda düşlem yıkılır, seven arzunun dayanacağı bir düşlem olmadığı için ne yapacağını bilemez hale gelir ve acıya teslim olur. Acı, arzunun içindeki bir yıkımdır. Aşkta acı, terk edişimizin ya da terk edilmişliğimizin, sevgiyi yitirişimizin, nesnemizi kaybedişimizin, yani kendimizde olanın aniden düşüşünün acısıdır. Başlangıçtan şimdiye kadar vurgulamak istediğimdir bu, ani ortaya çıkışın verdiği coşkuyla ve ani düşüşün ardından yaşanan acının arasına yerleşendir aşk. Nasio’dan alıntı yapacak olursam: Temeli aşka dayanmayan hiçbir acı yoktur.

Acı sınırdır. Acı, seven ile sevilenin, beden ile ruhun, ben ile ötekinin arasındaki sınırda ortaya çıkar. Yani acı, ölümün öncesindedir. Psikiyatrist Özgür Öğütcen, Aşk üzerine bir metninde “Aşk bedenle başlar ve orada sonlanır. […]Ölüm aşkın nihai sınırıdır” diye yazmıştı. Bedende başlayan ve yine bedende biten aşkın bu sürecinde birini yitirişimiz, kendi imgemizin zedelenmesine neden olandır. Acıya neden olan bir varlığın eksilmesi değil, ben’in içinde oluşan bir yıkıntının ortaya çıkışıdır. Acı, sevilenin yitirilişiyle birlikte, onun geri dönmeyeceğinin bildiğimiz halde sevmeye devam etmemizin acısıdır. Acı, kaybın ardından ortaya çıkan belirsizliğin acısıdır.

“Aşk acısı, ötekiyle olan samimi bağın zedelenmesidir; doğal olarak birlikte yaşamaya çağrılanın ani ve sert bir ayrılışıdır” diyen Nasio, bize bedensel acının ötesinde, güçlü bir sevgi bağının kopması bu acının ortaya çıktığını söyler ve ekler: Aşk Acısı’nın ilk tanımı, bizi sevilen varlığa bağlayan bağın aniden kopmasıyla oluşan duygulanımdır. Bu şiddetli ve ani kopuş, ruhun bedenden bir anda ayrılışı ya da yürekten yükselen sessiz bir çığlığa benzer bir ıstıraba neden olur. Özgür Öğütcen, yine aynı metinde şöyle yazar:

“Bu gözyaşları boşuna değildir, çünkü yas başka bir sahnede kaybettiğimizi bize geri hediye eder. Aşktan, yastan ve ölümden kaçamayız. Mutluluk, gözyaşı ve keder akrabadır. Boşuna değil ki birine olan aşkımızı onu kaybedince anlarız, bu en bilindik klişelerden biridir. Onun hatırası için hüzünlenip solmasını bekleyebiliriz –ki başka bir biçimde canlanması için bir şanstır bu- veya hiddetle onu yerin dibine batırırız”

Bu bağın kopmasının ardından ortaya çıkan belirsizlik, aşkın travmatik bir hal almasına neden olur. Freud, bu kaybın ardından yaşanan travmatik halin öncesindeki acı üzerine “İnhibisyon, Semptom ve Anksiyete” adlı makalesinde güçsüz ve yıkıma maruz kalma tehlikesi altında olan bedenimizden, bize saldıran dış dünyadan ve insanlarla kurduğumuz bağlardan dolayı acı üzerinden tehdit edildiğimizi belirtir. Ve bu üç tehditten sonuncusunun daha tehlikeli ve katlanılmaz olduğunu söyler. Freud neden bu üçüncüsüne daha fazla önem atfetmiştir? Bu sorunun cevabını yine aynı makalenin içinden, Freud’dan okuyalım:

“Sevdiğimiz süre dışında başka hiçbir zaman ıstıraba karşı korunmamız bu kadar zayıf olamaz ve sevdiğimiz kişiyi veya onun sevgisini yitirdiğimizde daha önce hiç olmadığımız kadar çaresiz bir mutsuzluk içinde oluruz.”

Freud’un belirttiği gibi yitirilenin ardından yaşanan “çaresiz bir mutsuzluk” devam eder mi? Belli bir süre sonra, seven sevilenin eksikliğini konumlandırarak bir tasarım haline dönüştürür. Varlık kaybedilmiştir ama bilinçdışındaki tasarımı ve aklında kalan imgesi hala canlıdır ve böyle de tutmaya devam eder. Bu tasarım ve imge, yoğunlaştırılarak yeni bir fantazma neden olur. Yok olanın boşluğu, düşlem üzerinden telafi edilerek gerçeklik içinde varlığını sürdürür. Nasio, bu edime ilişkin “Kaybedilen varlığın imgesi silinmemelidir; aksine yas tutan kişinin kaybettiğine beslediği sevgiyle yeni seçilene duyacağı sevgiyi birlikte yaşatmayı başardığı ana kadar bu imge baskın olmalıdır. Eskiye ve yeniye beslenen sevginin birlikte var oluşu bilinçdışına yerleşirken yasın özünün güdümlendiğinden emin olabiliriz” der ve kitabının devamında şöyle bir ifade kullanır:

“Ona, […] eşsiz olma gücünü veren biziz. O hayattayken, onun bizim tek seçilmişimiz olduğu yönündeki örtük inancımız bizi yönlendirir. Ortadan kaybolursa, bu inanç açığa çıkar ve acı veren kesin bir inanç halini alır; Bir başkası asla onun yerini alamayacak. Ne var ki zaman geçtikçe, yas tamamlanınca bir başkasının gelip sevilenimizin yerini işgal edeceği doğrudur”

Sonuç olarak… Aşkın yazgısı ile acısı arasında tek başımızayız. Hayatımızda bir sevilen olsa da yazgısıyla acısıyla kendimiz için varız. Alain Badiou, “Aşka Övgü” kitabında her gerçek aşkın, ne kadar gösterişsiz görünse, gizli kalmış olsa da tüm insanlığı ilgilendirdiğini söyler. Aşkta yazgının değiştiğini vurgular Badiou ve bu yazgıda tehlikeli, korkutucu bir yan olduğunu söyler bize. Aşk evrensel olsa da yaşantısı özneldir. Başta anlattığım 3 kadının anlattığı evrensel bir nitelik taşısa da, olayı yaşayan kadını analize götürecek ya da kendi içinde hesaplaşmaya çekecek anı özneldir. Bu yüzden Badiou’nun vurguladığı gibi gizli de olsa, tehlikeli de olsa, iyi ya da kötü de olsa aşk yazgımızı değiştirendir ve bu durumdan dolayı aşkın tüm sorumluluğunu üstümüze almak gerekir. Varlık olarak aşk içindeki görevimiz budur. Ve umuyorum ki bu yazı, okuyucularda aşk üzerine birçok soru doğurur. Yazıyı Şems-i Tebrizi’nin bir sözüyle bitirmek istiyorum:

“Ey aşk! Seni senelerce yaban ellerde, hoyrat dillerde aradım. Oysa bendeymişsin bilememişim. Oyalanmışım. Kalakalmışım”

Kaynakça

Badiou, A. Ve Truong, N., (2011), Aşka Övgü, Orçun Türkay (çev.), İstanbul: Can Yayınları.

Freud, S., (2015), Yas ve Melankoli, Emirsoy A. (çev.), İstanbul: Telos Yayınları

Lacan, J, (2007), Ecrits: The First Complete Edition in English, Bruce Fink (çev.), Londra: Norton & Company.

Nasio, J.D. (2007), Aşk Acısı, Bakanlar H. ve Coşkan C. (çev.), Ankara: İmge Kitabevi.

Salecl. R., (2013) , Kaygı Üzerine, B. Engin Aksoy (çev.), İstanbul: Metis Yayınları.

Salecl. R., (2014), Seçme İkilemi, B. Engin Aksoy (çev.), İstanbul: Metis Yayınları.